• YARIM ALTIN
    3.455,00
    % 0,23
  • AMERIKAN DOLARI
    18,6423
    % 0,01
  • € EURO
    19,5876
    % 0,18
  • £ POUND
    22,7799
    % 0,30
  • ¥ YUAN
    2,6681
    % -0,39
  • РУБ RUBLE
    0,2965
    % -0,83
  • BITCOIN/TL
    316970,484
    % -2,01
  • BIST 100
    4.961,75
    % 0,08

28 Şubat ve TSK’nın Demokratik Gözetimi

28 Şubat ve TSK’nın Demokratik Gözetimi

Benim de 28 Şubat sürecinde Saraybosna’daki üç metrekarelik odamda kimseye göstermeden almış olduğum notlar, 28 Şubat sürecine doğru koşar adım giden Türkiye’ye dair hüzünlerimi, öfkemi ve aynı zamanda da bugünlere dair hayallerimi içermekteydi.

28 Şubat 1997’de gerçekleşen askeri müdahalenin üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, 28 Şubat’ın ürettiği etkiler hala Türkiye’de siyaseti etkilemeye devam etmektedir.

28 Şubat sürecine giden yol ve çevre merkez ilişkisi

Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile birlikte pandoranın kapağı açılırken, soğuk savaş duvarının ardındaki insani kapital de üretime küresel anlamda entegre olmaya başlamıştı. Bu ekonomik entegrasyon süreci birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de merkez ile çevrenin 1950’li yıllardan bu yana devam eden yakınlaşmasını hızlandırmıştır. Bu merkez-çevre yakınlaşmasına verilen tepki, Türkiye’de uzun yıllardan bu yana merkezi kontrol edenlerin çevredekilere her türden baskıyı, şiddeti ve ötekileştirmeyi reva gören formatıyla zaten bilinmedik bir reaksiyon da değildi. Lakin Türkiye’de merkezi yönetenlerin ekonomik bir enkaz bırakmaları ve ülke içerisindeki siyasi kimlik bunalımlarına kapsayıcı çözümler üretememeleri Erbakan hükümetini iktidara getirmişti.

Erbakan hükümetinin çevreden merkeze bir hareketin sonucu iktidara gelmesi, merkezin çevreye yönelik her türden baskıcı, ötekileştirici bir kampanyayı, hatta şiddeti uygulamasının da fitilini çekmişti. Tüm bu kampanyanın uygulanmasında ortaya konulan sembolik ikona, çağdaşlık ve Kemalizm olgusu olmuştur.

Merkezin tepkisinin dile getirilmesinde medya, yargı, üniversiteler yoğun olarak sahnedeki rollerini icra etmişlerse de, özellikle askerin tepkisinin araçsallaştırılması ve sahneye sürülmesi bilindik bir yöntem idi. Askeri otoritenin Refah Partisi’nin arka arkaya kazandığı başarılardan duyduğu endişe, medya yoluyla beslenmiş ve yargı yolu ile de tahkim edilmiştir.

Askeri otoriteyle hükümet arasında artan gerginlik, hükümete yönelik kampanyalar, mütedeyyin kesimin teşhir edilmesi, tehdit algısının inşası, ötekileştirme, siyasete yönelik dozajı gittikçe artan uyarılar yaklaşık iki yıla yakın bir zamana yayılmıştır. En nihayetinde 28 Şubat 1997 tarihinde yaklaşık 8 saat süren MGK toplantısı icra edilmiş ve hükümete atması gereken adımları dikte eden bir muhtıra ve bildiri yayınlanmıştır.

28 Şubat FETÖ’nün kuluçka makinesidir…

Gerek 28 Şubat’a giden yol, gerekse de 28 Şubat sürecinden sonra 15 Temmuz 2016 tarihine kadar geçen yaklaşık 20 yıllık süreç bazı noktalarda planlı ve programlı olarak, bazı durumlarda ise sebep-sonuç ilişkisi içerisinde doğal olarak FETÖ yapılanmasının TSK içerisindeki alanını sonuna kadar genişletmiştir.

28 Şubat’a giden yolda, TSK adeta bir siyasi parti gibi siyaset üreten bir rol üstlenmiştir. Bu kapsamda TSK bir taraftan Türkiye ile İsrail arasında anlaşmaların imzalanmasını zorluyor, diğer taraftan YÖK ve rektörler ile yargı mensuplarına Genelkurmay Karargahında brifingler veriyordu. Başka bir deyiş ile, iç ve dış politikadaki temel konularda TSK adeta siyaset mekanizmasını ikame etmekteydi. Tüm bu süreçler yaşanılırken Erbakan hükümetine yönelik en ağır eleştiriler FETÖ elebaşısı Fetullah Gülen’den gelmekteydi. 28 Şubat sonrası askerin kendi muhayyilesinde kurgulayacağı yeni düzende en büyük rolü almaya hazırlanan Gülen, MGK’da alınan kararlara destek vermek maksadıyla;

Milli Güvenlik Kurulu; kanunları, parlamentoyu, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın getirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür. Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa ‘Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliği şayet koruma mevkisinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun isterse bizim içtihatlarımıza göre algılarımıza göre. Şu gelişmeler de rejim için şayet birer tehlikeyse bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz.’ mülahazasıyla hareket ediyorlarsa meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdurlar.” diyerek adeta askere çanak tutacak açıklamalar yapmaktaydı. Yine 29 Mart 1997 tarihinde Samanyolu televizyonuna verdiği bir mülakatta,

 “Bugün Türkiye’yi idare edenler, gerekli performansı ortaya koyamadılar zannediyorum. Ülkemiz kriz içinde. Bu krizi gücü temsil edenler önlemelidir. Bu hükümeti değiştirin demek daha demokratik olur. Askeriye ‘muhtıra verdi’ diye suçlanmak isteniyor. Askerler isteselerdi, ‘bu böyle olacak’ diyebilirlerdi. Ama böyle yapmadılar ve oturup meseleyi altı saat mülahaza ettiler. Demokratik yollarla problemler çözülsün istediler.” diyerek askeri kutsarken, hükümeti ise tehdit ederek istifa etmeye davet ediyordu.

18 Nisan 1997 tarihinde ise tüm medya kuruluşlarına beyanat vererek Beceremediniz artık bırakın gidin diyerek meydan okumaktaydı.

İşte tam bu günlerde, yıllardan bu yana tüm örgütlenmesini gizlilik ve takiye üzerine oturtan örgüt, 28 Şubat zihniyetinin TSK içerisinde öngördüğü subay modeline uyumlu olarak TSK içine yerleştirdiği üyelerine, eşlerinin başlarını açmalarında, sıkı birer Atatürkçü gibi görünmelerinde, sosyal etkinliklerde alkol almalarında bir sorumluluklarının olmayacağına dair fetvalar veriyordu. Bunlara ilaveten, evlerde ve ofislerde görünür yerlerde Nutuk bulundurulmasını, asla Cuma namazına gidilmemesini, kurban kesilmemesini ve evlerden çöp atılırken çöpe boş alkol kutularının atılmasını sıkı sıkıya mensuplarına tembihliyordu.

15 Temmuz gecesinde darbeci General Semih Terzi dahil birçok FETÖ mensubu hainin Kuvvet karargahlarında ve Genelkurmay’da 28 Şubat ile birlikte çok kritik makamlara gelmelerinin en önemli sebebi, işte bu şekli şartları sağlamış olmaları ve bu şekli şartları sağlamanın TSK komuta kademesinin zihni şablonunda değerli bir yere tekabül etmesi ile mümkün olmuştur.

28 Şubat ve devamında ise TSK içerisinde eşinin başı kapalı, inancı gereği namaz kılan ya da farklı ritüelleri icra eden tüm subay kadrosu Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla TSK’dan uzaklaştırılmaktaydı. Bu kapsamda TSK’da buralardan boşalan her türlü boşluğa TSK içerisindeki ağ yapısını her geçen gün güçlendiren FETÖ mensupları yerleştirilmekteydi.

15 Temmuz gecesi korgeneral ve tümgeneral rütbesindeki darbecilerin 35 yıllık mesleki geçmişlerinde siyasi iktidarların belirleyici kararlarından ziyade, askeri karar mekanizmalarının rolü belirleyici olmuştur.

28 Şubat sürecinde ve sonrasında askerin her türden dini oluşuma verdiği reaksiyondan tüm kesimler payını alırken, aynı torbanın içerisine FETÖ’nün de koyulmuş olması, bu konuda askerin FETÖ özelinde nitelikli bir değerlendirme yaparak, siyasi iktidara konuyu ilettiği anlamına gelmez.

FETÖ ve benzeri yapılar ile mücadelede 28 Şubat hataları tekrarlanmamalıdır.

2002 yılındaki AK Parti hükümetlerine kadar geçen sürede Başbakan ve Milli Savunma Bakanları’nın Yüksek Askerî Şura toplantılarının sadece açılış kısımlarına katılarak tüm terfi, atama ve diğer hususları askerin tekeline bırakması bugün FETÖ temelinde yaşadığımız sıkıntıların başlangıç noktası olmuştur.

2002 yılından itibaren Başbakan ve Savunma Bakanları’nın YAŞ toplantılarına bizzat katılması ve asimetrik bir bilgi ile de olsa alınan kararlara müdahil olması, ülkenin ana muhalefet partisince “askerin temayüllerine müdahale ediliyor” gerekçesi ile çok sert bir şekilde eleştirilmiştir.

Aynı ana muhalefet partisince 15 Temmuz sonrasında yapılan eleştirilerde ise darbecilerin hükümetin imzası ile general yapıldığının dile getirilmesi tamamen fikri bir savrulmadır.

Her türden FETÖ ve benzeri oluşumların ve 28 Şubatların önüne geçmenin yegâne yolu ise, TSK dahil tüm güvenlik bürokrasisinin demokratik gözetiminin mutlaka belirlenmiş bir sistematik ile aksatılmadan sağlanması ile mümkündür.

Güvenlik bürokrasisinin kurumsal otonom alanına ait sınırların net bir şekilde belirlenmesi siyasetin en önemli vazifesidir. 15 Temmuz hain darbesi sonrasında reform niteliğinde atılan adımlar bu amaca hizmet etmesi anlamında son derece değerlidir lakin bu konuda daha alınması gereken epey bir yol önümüzde durmaktadır.